ANA DUASI
Pervaneye fayda gelmez kör kandilin ışığından,
Yağ damlamaz pilavdan dönenin kaşığından…
En güzel düşleri dererek bebelerin beşiğinden,
Gelin, girelim bir masalın daha eşiğinden…
Bir zamanlar, köylerden bir köyde, evlerden bir evde bir garip Keloğlan varmış. Ormana oduna gider; keser, toplar, yüklenir şehre götürür, satıp ekmek parasını çıkarırmış. Keloğlan’ın dünya yüzünde bir tek anacığı varmış… Anacığının gönlünü hoş tutar, her zaman hayır duasını alırmış… Ata öğüdü tutanın, ana duası alanın işi rast gitmez mi?..
Günlerden bir gün, ormanda odun keserken çok yorulan Keloğlan, bir ağacın gölgesine oturmuş, sırtını ağaca vermiş… Ağacın gölgesi öylesine serin, öylesine tatlıymış ki; “Ooohhh!...” demiş Keloğlan. Demiş de, demesiyle karşısında bir dev belirmiş… Zavallı Keloğlan’ın korkudan dili tutulmuş. Kuş olup uçamamış ama, taş olup kaskatı kesilmiş…
Dev Keloğlan’ın önünde saygıyla eğilip: “Beni mi emrettin efendim?” diye sormuş.
Keloğlan, kekelemiş: “Be-ben mi?.. Yooo… Ben kimseyi çağırmadım… İnan ki kimseye bir zararım yok. Ne olur kıyma bana… Be-ben kimseyi çağırmadım…” demiş.
Dev, yine saygılı ama, oldukça korkunç bir sesle konuşmuş: “Ama efendim…” demiş. “Az önce Oh!.. dedin ya… Benim adım Oh… Sen çağırdın, ben geldim. Bir emrin varsa başım üstüne…”
Keloğlan, ezilmiş-büzülmüş. Korkudan gözleri süzülmüş… “Yok” demiş. “Hiçbir isteğim yok. Ben seni çağırmadım…”
Dev, bir süre durup beklemiş. Sonra da, küçük kutu uzatmış Keloğlan’a. Demiş ki: “O halde al bu kutuyu… Caka dersen açılır, cuka dersen kapanır… Kimseye de bu kutudan söz etme. Kuşağının arasında sakla. Gerektiğinde kullanırsın… Ne zaman başın dara gelse, yine bu ağacın altına gel ve beni çağır. İki elim kanda olsa yetişirim… Sen ana duası almış bir çocuksun. Adımı biliyorsun. Oh dedin mi hazırım…”
Dev, sözünü bitirir bitirmez gözden kaybolmuş. Keloğlan, elindeki küçücük kutusuyla kalakalmış. Bir süre öylece durup düşünmüş. Şaşkınlığı geçince, “Acep bu kutuda ne ola ki?” diyerek, kutunun kapağına elini sürmüş ve “Caka” demiş…
Aman Allah’ım!.. Keloğlan’ın önünde bir sofra açılmış ki, kuş sütünden keklik etine kadar ne derseniz var… Zavallı Keloğlan’ın karnı da bir açmış ki, sormayın… Bismillah demiş, kolları çemirlemiş… Girişmiş yemeklere… O kadar yemiş ki, gözlerinin akı karasına karışmış… Doyunca, şükretmiş ve “Cuka” demiş… Sofra sır olmuş, kutu elinde kalmış. Kutusunu kuşağının arasına yerleştirmiş, evinin yolunu tutmuş… Gayrı odun kesmeye gerek görmemiş. Bir an önce evine ulaşıp, anasına da bu nefis yemeklerden yedirmek arzusuyla uzun yolu kısa etmiş…
Her zaman eve, elinde bir şeylerle gelen oğlunu böyle eli boş gören anası üzülmüş. Ama çok sevdiği oğlunu da üzmek istememiş. Sadece: “Bugün odun satamadın mı oğul?” demiş. “Önemli değil, üzme kendini. Rızkı veren Allah. Evde yarım ekmeğimiz var, suya banar yeriz, Yaradan’a şükrederiz…”
Keloğlan, sinsi sinsi gülmüş: “Odun satmaya gerek yok gayrı anacığım” demiş. “Hele sen otur şuraya, seyreyle kel oğlunu…” Çıkarmış kuşağının arasından kutuyu, “Caka” demiş.
Bir sofra gelmiş ki orta yere, kralların sarayında böyle sofra ne gezer?.. Zavallı kadıncağız, gözlerine inanamamış. Bakmış yutkunmuş, yutkunmuş bakmış…
Keloğlan: “Rüya değil ana” demiş. “Buyur sofraya, canın ne isterse ye…” İştahından, kadıncağızın ağzındaki altı dişi altmış altı olmuş… Çekmiş besmeleyi, sıyırmış kollarını, yekinmiş yemeğe… Bir yemiş, bir yemiş ki; elleri yanların düşüvermiş… Şükretmiş Allah’a ve: “Ne muradın varsa, Mevlâm eriştire seni oğul” demiş. “Bunca yıldır yemediğim, görmediğim nimetleri getirdin bana…”
Keloğlan, bu duaya çok sevinmiş. Sonra da, kutuya kapanma emri olan “Cuka” emrini vermiş. Sofra ortadan kaybolmuş, kutu girmiş kuşağın arasına…
Artık ormandan odun kesip satmaya gerek kalmamış. Ne zaman acıksalar, Keloğlan kutuya davranıp, sadece bir “Caka” diyor, kurulan eşsiz sofradan istedikleri kadar yiyorlarmış…
Bir gün böyle, beş gün böyle… Keloğlan’ın aklı kel başından gitmiş. “İlle de Bey’i yemeğe davet edeceğim” diye…
“Bey de beymiş hani…” Bey denecek gibi değilmiş bey… Zâlim, kibirli, çevresine korku salan biriymiş… Anası, her ne kadar, “Etme kel oğlum, yapma keleş oğlum” demişse de, Keloğlan’ı bu fikrinden vazgeçirememiş…
Keloğlan, Bey’e haber salmış, yemeğe dâvet etmiş… Bey, bu haddini bilmeze çok öfkelenmiş ama, “Dur bakalım, bu aptal Keloğlan benim gibi âsil bir Bey’in önüne nasıl bir sofra çıkarabilecek?” diye dâveti kabul etmiş. Hâs adamlarından kırk kişiyi de yanına alarak gelmiş…
Zavallı ana, herkesin korkudan titrediği Bey ve kırk adamını küçük kulübesine nasıl sığdırabilsin?.. Bakmış Keloğlan’a. Keloğlan gülmüş… “Sen merak etme anacığım” demiş.
Sonra da Bey ve adamlarını kapıda karşılayıp: “Hoş geldiniz beyim, safâlar getirdiniz” diye beyin atının dizginini tutmuş. “Biz misafirperveriz. Sıkmayalım sizleri. Bu güzel yaz gününde kapalı yere tıkmayalım sizleri… Köy meydanında oturalım. Az adam ile gelmişsiniz. Sâyenizde köylü de çevrenizde çöplensin. Soframız herkese açıktır… Buyurun, inin atınızdan…”
Bey, burnundan solumuş ya, sabırla beklemiş işin sonunu… İçinden de, “Ahmak kel, hele sen bize bir sofra çıkarma, hele adamlarımı doyurma; alnında yarık, derinden çarık yapmam mı?..” diye geçiriyormuş…
Bey ve kırk hâs adamı atlarından inmişler, köydeki erkişiler de çevrelerine toplanmışlar… Ben diyeyim yüz kişi, siz deyin üç yüz kişi. Oturmuşlar, hoşbeş etmişler, hâl-hatır sual etmişler… Sıra gelmiş yemeğe… Gelmiş de, ne yemek için bir gayret, ne yemek kokusu…
Bey, pala bıyıklarını sıvazlamış: “Eee, artık sofralar kurulsun mu gayrı sofralar?” demiş. “Yiyip içelim, konup göçelim…”
Herkes şaşkın şapalak birbirine bakmış. Ortada ne var ki, ne çıkara Keloğlan… Onlar böyle şaşkın şaşkın birbirlerine bakarlarken, Keloğlan’ın eli kuşağının arasına gitmiş. Çekip almış küçük kutuyu… Elini kapağına sürmüş ve yavaşça “Caka” demiş…
Göz açıp kapayıncaya kadar; tarlada gelincik, kırlarda papatya açar gibi, öbek öbek sofralar peydahlanmış… Görenlerin hayretten ağızları bir karış açık kalmış. Bey de dahil, ömründe görmediği bunca çeşitli ve nefis yemeklere önce bakmışlar. Bakmışlar ki, gözleri doysun, kalpleri kanaat getirsin… Sonra da bir güzel girişmişler… Yemişler, yemişler… Biter mi mübârek?..
Eee, herkes ömrünce yaşar, karnınca kaldırır… Sonunda doymuşlar. Duâlar edilmiş… Keloğlan, kaşla göz arasında, etrafına hissettirmeden “Cuka” demiş. Sofralar sır olmuş, kutu kuşağının arasına girmiş…
Köylüler evlerinin yolunu tutmuşlar. Bey kalkmış… “Bu işte bir bit yeniği olmalı” diye düşünmüş… Çekmiş Keloğlan’ı bir kenara, önce iyilikle sormuş. Sonra da tehdit etmiş. Korkmuş Keloğlan ve kutuyu göstermiş… Bey, ille de bu kutuyu satması için ısrar etmiş. Keseler dolusu altın teklif etmiş. Ama Keloğlan kabul etmemiş. Bey, sonunda güyâ vazgeçmiş. “İyi ya… Sen bilirsin” deyip kalkmış… Yemek için Keloğlan’a teşekkür edip, sarayının yolunu tutmuş…
Bey, kutuyu gördü ya… Gayrı vazgeçer mi hiç?... Gece boyunca almış, vermiş… Nasıl edip de bu kutuyu almalı diye çok düşünmüş…
Bey’in bir adamı varmış. Gözden sürmeyi çalan cinsten… “Bey’im” demiş. “İyilikle istedin, vermedi. Satın almak istedin, satmadı. İzin ver, aşırayım… Ruhu bile duymaz aptal kelin…”
Bey, bunu şanına yakıştıramamış ama, başka da çâresi yokmuş. İzin vermiş adamına… “Mâdem öyle, işte böyle…” demiş.
Bir sabah, kahvaltı etmek için oturan Keloğlan, elini kuşağına attığında, bakmış ki kutu yok. Aklı başından uçayazmış. Ah demiş, vah demiş… Ne fayda?.. Anlamış Bey’in işi olduğunu… Ama Bey’e güç mü yeter? Çâresiz, kaderine râzı olmuş… İçinden, “Kısmet bu kadarmış… Güç Bey’de olur, benim gibi bir Keloğlan’ın gücü ne ola?.. Alsam alamam, gitsem gelemem…” diye geçirmiş.
Eee, boğaz durdukça yiyecek gerek. Kalkmış, ormanın yolunu tutmuş. Niyeti, yine odun kesmek ve günlük ekmek parasını çıkarmakmış… Ormana gelmiş, kuru ağaçlara bakmış… Tam baltasını bir kütüğe indirecekken, aklına dev gelmiş. Baltayı atmış, daha önce dinlendiği ağacın altına gitmiş.
Oturur oturmaz da: “Ooohhh!...” demiş… Der demez de gözleriyle çevresini aranmış. Ama dev ortada görünmemiş. Keloğlan, bir daha derinden bir “Oooohhh!..” çekmiş…
Çekmesiyle, dev belirmiş: “Geldim efendim” demiş… “Kusura bakma, çoook uzaktaydım. Taa Kaf Dağı’nın arkasından geliyorum… Emret!.. Bir şey mi oldu?..”
“Oldu ya…” demiş Keloğlan. “Kutumu Bey çaldı. Onu nasıl geri alabilirim?..”
Dev, kuşağının arasından topuzlu bir sopa çıkarmış, Keloğlan’a uzatmış. Demiş ki: “Sopayı buradan tutacaksın… Topuzlu taraf nereyi gösteriyorsa, hedef orasıdır… Bu sopaya hiçbir güç karşı koyamaz Allah’ın izniyle. Topuzlu tarafı istediğin hedefe uzat ve sadece taka de… Sopa işini bilir. Durduracağın zaman da, tuka demen yeterlidir… Haa, işi sağlama bağlayalım. Senden başkasının emrini dinlemesin…”
Dev, bunu derken, sopayı okşayıp, sessizce bir şeyler söylemiş… Sonra da, sopayı Keloğlan’a vermiş. İzin alarak gözden kaybolmuş…
Keloğlan, sopasını kuşağının arasına sokup, evine gelmiş… Köyden birini Bey’e göndermiş. Gönderdiğiyle bir haber salmış Bey’e. Demiş ki: “Köy dediğin köye benzer, bey dediğin beye benzer… Bu nice beyliktir? Ben bir garip Keloğlan iken, beyi yemeğe dâvet ettim. Töreler böyle midir? Akıl etmez mi beni yemeğe dâvet ede?...”
Bey, bu haberi alınca küplere binmiş ama, içinden “Dur hele” diye geçirmiş. Haberi getiren adama, tek başına gelebileceğini söylemiş…
Keloğlan, erinmemiş, bu sözlere yerinmemiş, tutmuş Bey sarayının yolunu… Gelmiş Bey’in sarayına.
Yırtık bir çul üstüne oturtmuşlar Keloğlan’ı. Önüne paçavralardan bir sofra bezi yaymışlar. Kuru bir ekmek, bulanık bir tas su koymuşlar sofraya. Bey, geçip karşısına kurulmuş:
“Biz az önce yemek yedik Keloğlan. Sen buyur…” demiş. Ve alaycı bir şekilde gülmüş… Adamları da tabii kahkahayı basmışlar…
Keloğlan, bir sofraya, bir beye bakmış… “Bey sofrası böyle mi olur?” demiş. “yakışır mı hiç sana?.. Ben tereyağlı çörek isterim, ben sütlü börek isterim...”
Top gibi bir kahkaha patlatmış Bey… Demiş ki: “Sen bir garip Keloğlan’sın… Neyine gerek sütlü börek?.. Ban suya kuru ekmeği. Beğenmezsen yersin tekmeyi…”
Keloğlan; “Niyeti beğenmemezlik olmaz” demiş. “Allah’ın verdiği nimete bin şükür… Ne gam? Banar suya yeriz kuru ekmeği. Ama şimdi göreceksin sen tumturaklı tekmeyi…”
Sopayı kuşağından çıkarmış. Topuzlu tarafıyla Bey’i ve adamlarını hedeflemiş ve “Haydi sopam Taka!..” demiş…
Aman ki aman… Topuzlu sopa şimşek olup çakmış, ateş olup yakmış… Bey ve adamlarının kafası, omuzu, kaba yeri demeden inip kalkmış, inip kalkmış… Bir anda Bey’in avlusu toz duman olmuş, hâlleri hayli yaman olmuş… Nereye saklansalar sopa onları buluyor, tepelerine inip inip kalkıyormuş… Düşmüşler, bayılmışlar. Hasır olup yerlere yayılmışlar.
Sonunda: “Aman” demiş Bey… “Aman Keloğlan… Ben ettim, sen eyleme…”
Aman diyene kılıç kalkmaz… Keloğlan, yavaşça “Tuka” demiş. Topuzlu sopa, uslu uslu gelmiş, Keloğlan’ın kuşağının arasına girmiş.
Keloğlan, yerde debelenen Bey’e acıyarak bakmış ve: “Yeter mi?” diye sormuş.
Bey, sopanın morarttığı yerlerini ovuştururken inlemiş: “Yeter Keloğlan, yeter… Bu hâlim ölmekten de beter… Ne istersen vereyim. Düş yakamdan gayrı… Altın mı istersin, elmas mı?..”
Keloğlan, dik dik bakmış yerde yatan Bey’e: “Ben hakkım olmayan bir şey istemem. Ver kutumu gideyim…”
Bey, biraz kem-küm edecek olmuş… “Kutu bende değil” demiş ama, Keloğlan’ın eli sopaya gidince râzı olmuş: “Tamam tamam… Veriyorum kutuyu… Git ve bir daha buralara uğrama”
Keloğlan, kutusunu alıp, evin yolunu tutmuş…
Eve gelince, anasını aç-susuz bekler bulmuş… Kutuyu çıkarmış, “Caka” demiş. Ortaya gelen güzelim sofradan doyuncaya kadar yemişler… Sonra da, anasına olanı biteni anlatmış… Ve Bey’in, köyü terk etmelerini istediğini söylemiş.
Anası, Keloğlan’ın gözlerine dik dik bakmış: “Hayır” demiş. “Bu köyden gidecek biri varsa, o da Bey’dir. Zulmüyle halkı perişan etti. Herkesin hakkına göz diken zâlim biri o… Mâdem Yüce Rabbim sana bu gücü verdi, kov onu buradan… Sen gidersen, meydan o zâlime kalacak, köylüye etmediğini bırakmayacak…”
Keloğlan, bu söze hakvermiş… Kalkıp Bey’in sarayına gitmiş ve derhal sarayı terk etmesini söylemiş. Tabii önce direnmiş Bey. Ama ucu topuzlu sopayı görünce kabul etmiş…
Keloğlan, yine de merhametli davranmış Bey’e karşı. Ona ve ailesine ömür boyu yetecek kadar altın-gümüş almasına izin vermiş. Bey ve yakın adamları köyü terk etmişler… Keloğlan da, Bey’den kalan malları köylüye taksim etmiş… Bu mallar ki, zaten Bey’in zorla aldığı köylünün kendi mallarıymış… Köye huzur gelmiş, insanlar mutlu yaşamışlar…
Keloğlan hiç şımarmamış. Kendi yağıyla kavrulmuş… Nerde aç görse, açmış kutuyu… Nerde bir haksızlık görse, zâlimin önüne sopasıyla çıkmış “Caka-Cuka” demiş, yedirmiş. “Taka-Tuka” demiş sindirmiş…
Onlar ermişler muratlarına, biz çıkalım kerevetine… Gökten üç elma düşmüş… Biri sağlık, biri huzur, biri mutluluk… Üçü de sizin olsun, yüreğiniz sevgiyle dolsun…